Küçük Ali, annesinin atölyesine sızan sıcak ışığı görünce merakla kapıya yaklaştı. Annesi her akşam işten sonra oturur, bir köşede sessizce su kabağı oyardı. Ali çoğu zaman annesinin gözlerinin altında beliren yorgunluk çizgilerini fark ederdi ama annesi hep gülümserdi.
O gece annesi, yeni aldığı büyük bir su kabağını masaya koymuş, ince ince delikler açıyordu. Ali sessizce yaklaşıp izledi.
“Anne, ne yapıyorsun?”
“Bir lamba oğlum,” dedi kadın, elindeki oyma bıçağını bırakmadan. “Ama bu lamba çok özel olacak.”
Ali’nin gözleri parladı. “Kimin için?”
Annesi bir an duraksadı, sonra yumuşak bir sesle, “Senin için…” diye fısıldadı.
Ali şaşırmıştı. Annesi son zamanlarda pek konuşmazdı. Babası vefat edeli evin ışığı da sanki solmuştu. Ama o lamba, masanın üzerinde parlayan umut gibi görünüyordu.
“Bak,” dedi annesi, kabuğun üzerine çizdiği motifleri göstererek. “Bunlar senin babanın sevdiği yıldız desenleri. Sana her gece ışık olsun diye.”
Ali’nin gözleri doldu. Sessizce annesinin yanına oturdu. Birlikte delikleri saydılar, kabuğun içini oyup temizlediler. Annesinin elleri titriyordu ama yüzünde huzurlu bir ifade vardı.
Gece yarısı, nihayet lambayı bitirdiler. Fitili yerleştirip ışığı yaktıklarında, odanın duvarlarına binlerce minik yıldız saçıldı.
Ali büyülenmişti. “Sanki gökyüzü evimizin içinde…” dedi.

Annesi gözyaşlarını silip gülümsedi. “Baban gökyüzündeydi ya… Seni her gece korusun diye bu yıldızlar. Işık sönmesin diye ne kadar yorulsam da, hep yaparım bu lambayı.”
Ali annesine sarıldı. O an, sadece ışık değil, umut da yeniden yanmıştı. Evleri küçük, hayatları kırık döküktü belki ama o su kabağı lambasıyla geceleri daha aydınlıktı.
Ali her gece uyumadan önce lambayı yakar, babasının sevdiği türküleri mırıldanırdı. Annesi kapıdan dinler, içini bir sıcaklık kaplardı.
Ve yıllar geçse de, o su kabağı lambası onların hayatında hiç sönmeyen tek ışık olarak kaldı.