Küçük Mert o akşam annesinin atölyesine gizlice girdi. Kapının ardında zımparanın hışırtısı, metalle kabuğun hafif tıkırtısı duyuluyordu. Raflarda sıra sıra duran su kabakları, sanki uyuyan masal kahramanları gibiydi.
Annesi başını kaldırdı, yorgun ama sıcak bir gülümsemeyle,
“Uyumadın mı hala?” diye sordu.
Mert içeri süzüldü, annesinin dizine yaslandı. Atölyenin tek ışığı, ortaya konmuş büyük bir su kabağını aydınlatıyordu. Üzerine çizilmiş kanatlar dikkat çekiyordu.
“Ne yapıyorsun anne?”
Kadın derin bir nefes aldı. “Bir melek tasarlıyorum,” dedi. “Kanatlarını oyarak, ışıkla doldurarak. Her delik bir dua gibi…”

Mert anlamaya çalıştı. Babası vefat edeli annesi geceleri neredeyse hiç uyumuyordu. Lambalar yapıyor, satıyor, ama bazılarını bir köşeye saklıyordu.
Anne ince uçlu bir aletle sabırla kanatların oyuklarını açtı.
“Kimin için?” diye sordu Mert çekingen bir sesle.
Annesi durdu.
“Sana,” dedi titreyen bir sesle. “Babanın seni koruduğunu hisset diye.”
Alet elinden kayar gibi oldu. Mert annesinin gözyaşlarının kabağın üzerine düşmesini izledi.
O an Mert küçük elleriyle annesinin elini tuttu.
“Anne, babam zaten bir melek değil mi?”
Kadın başını salladı. “Evet… ama bazen kalbimiz hatırlasın diye bir ışığa ihtiyaç duyarız.”
Saatlerce birlikte çalıştılar. Mert delikleri saydı, annesi son dokunuşları yaptı. Fitili yerleştirip lambayı yaktılar. Su kabağının içinden yükselen sıcak ışık, duvarlara kanat gölgeleri yansıttı.
Mert büyülenmişti.
“Sanki melek odada uçuyor.”
Anne oğlunu kucağına aldı.
“Baban seni böyle koruyor işte. Işıkla, sevgiyle.”
O gece Mert lambayı başucuna koydu. Uykuya dalarken duvarda süzülen melek kanatlarını izledi.
Anne kapının önünde durdu, kalbi acıyla ama aynı anda sevgiyle doluydu. Bu küçük su kabağı, bir annenin acısını ışığa dönüştüren sessiz bir dua olmuştu.
Ve o geceden sonra, Mert her uyuduğunda melek ışığı yanar, anneyse o ışıkta hem kaybettiğini hem de kalanları sarıp sarmalayan bir umut bulurdu.